Pazar, Temmuz 12, 2009

Yes Man Jim Carrey

Yes Man Jim Carrey
leblogcine tarafından gönderilen video

hayata evet demek, herşeye çözüm mü gerçekten?

Pazartesi, Temmuz 06, 2009

inşallah unutursun...

Pazartesi, Mayıs 18, 2009

Cazibe.



















Değişen bir şey yok. Şiddetli bir hızla dibi boyluyor olmanın dışında. Bu gece bunu başarmak ise, çok büyük bir lüks olurdu. Hatta bir ödül. Ne mükemmel bir son. Beyaz çarşaflarınsa gözüme muhteşem göründüğü günlerdeyim. Siyahla beyazın uyumunu bir de böyle düşünün. Toprağın altına beyazlara sarınıp girdiğinde, bu uyumun cazibesine kapılarak, hangi dostlar kıyılarıma gelecek acaba?

Pazartesi, Nisan 13, 2009

.

Gerçek mutluluk diye birşey olduğuna inanmıyorum.

deepnot: inatçıyım, huysuzum, nasıl biriyim ben?

Cuma, Nisan 10, 2009

Araf.

Her an yaşamaya ve her an terketmeye hazır olmak, nasıl bir histir?
ikisine de mücadele, ikisine de istekli. Karar vermeye gerek yok.

Yaşarken güzel sebepler bulmak mümkün, ölürken de. Ölmek için güzel bir sebep bulmak. Sevdiklerine muhteşem, son bir iyilik yapmak. ÖLümü anlamlandırmak.

Yaşama dewam. Bir ev sahibi olmak veya bir ayakkabı almak. Portakal çiçeklerini koklamak.

Ya da hiç birine ihtiyaç hissetmeden yokolmak.

Cuma, Mart 27, 2009

Hipnotize.

Huzurlu muyum bilmiyorum ancak bir dingin bir sükunetin hüküm sürdüğünü biliyorum. Gizleniyorum tedirginliklerimden ve üzüntülerimden şimdilik. Bana göre dörtnala yaşadığımda anlamını buluyor bu üzüntüler ve onlar ancak coşkuyla yaşanmayı hakediyorlar.

Bu çizginin bozulacağından da endişeleniyorum. Gerçi daha ne olabilir diye soruyor ve cevabını çok da iyi biliyorum. Gerçekçiyim. Bu benim kaçınılmaz gerçeğim.

Uyandığımda, gerçek uykuya dalmak istiyorum.

Pazar, Mart 15, 2009

Gerçek.















Kendime bahaneler bulup dururken, içimdeki gerçeği değiştirmek ne mümkün?
Mesaj geliyor gecenin bir vaktinde.

"Aslında hayatı dolduruyoruz"

Çarşamba, Şubat 18, 2009

Gelecek.


Mutsuzluğun kol gezdiği bu dünya üzerinde hala kendimize gülümseyebilecek bir şeyler, geleceğe umutla bakmamızı sağlayabilecek bir şeyler, sabah yeni güne keyifle uyanmamıza sebep olabilecek bir şeyler bulabiliyoruz. Acıları unutmak, yoklukları doldurmaya çalışmak, ir coşkuyla ıslanmaya çalışmak, yalnızlıklarla alışmak ve en çok da kendimizle mücadele etmek.
Belki de hiç bir şeyin anlamı yoktur, hepsi lezzetlidir, her şey için yorulmaya değerdir, yapılacak çok şey vardır, hiç biri ulaşılmaya değmezdir. Bilmiyoruz. Yaşayıp gitmek vazifemiz.


Deep not: hadi ben bugünlere alıştım, dışardaki yaşamı hissetmeye başladım diyelim, ya ilerisi ne olacak? O günler ne olacak, annem ve babam yine yanımda olmayacaklar, daha da kötüsü, şimdi sıcak ve taze olan tüm hatıralar, o günlere daha eskimiş, daha kurumuş, daha da onlarsız olarak çıkacak. O zamanları düşünmekten ölesiye alıkoyuyorum kendimi. Yapabildiğim tek bu.

Cumartesi, Şubat 14, 2009

Ruya...















Ben büyük ihtimalle diğer gecelerde olduğu gibi bu gece de sadece seni beklerdim. Yere çok güçlü basan ayaklarımı bu temastan kurtarabilecek olan sen olurdun tahminimce. Aslında sen de bundan henüz haberdar değilsin ancak bir gün anlayacaksın ki elindeki elma şekerini paylaşacağın insan benden başkası olamaz. Ya da güneşli bir sabaha uyandığında mis gibi bir kahvenin eşliğinde günaydınlarla yepyeni bir yaşamın huzurlu ve dingin başlangıçlarına kucak açtığını da bilemeyeceksindir.

...

Bu daha epeyce gider ve sürebilir. Ve bu kadarı yeterli. İnsan bazen hayal kurabilir değil mi?

İyi geceler bana.

Çarşamba, Şubat 11, 2009

Hala değil.

Sanırım güneş açmayacak yarın sabah.
Gece, kendi karanlığını yineleyecek biteviye.
Hortlayanların çığlıkları uğulduyor,
Endişe kelebeği az önce can verdi.

Bildiğim tek şey var.
Çıkış yolu yok.

Pazartesi, Ocak 05, 2009

Epica - Cry For The Moon

Epica - Cry For The Moon
patroche tarafından gönderilen video

Cry For the moon d'Epica enregistrée en studio.

Pazartesi, Aralık 29, 2008

Deniz.


Cumartesi, Aralık 27, 2008

İnanmak.


Hayatta olduğunu, yaşadığını hissettiren iki şey var; biri aşk, diğeri ölüm acısı. Birinin sonsuz yakıcılığına rağmen, diğerinin dipsiz soğukluğu...

Aşklara inanmaz çoğu. Filmlerde ve kitaplarda yaşanan aşkların yalan olduğuna inanırlar. Sen de inanmazsın aşka. Ne var ki, biri inanıyor. Kemal. O, "Masumiyet Müzesi'nde " yaşıyor. Aşkın gerçekliğine ve doyumsuz acısına pervane olan bir erkek. O, bir kitapta yaşadığı için mi inanıyor acaba? Öyle olsa bile, bu yine de güzel bir şey.

Çarşamba, Aralık 24, 2008

Argo.

Günlük şamataların silindiği, dışımda gelişen her şeyden uzak kaldığım ve sonunda kendi istediklerimi görmeye başladığım dakikalar, günün en güzel, en ben zamanları. Okuduğum kitaba istekle gömülebilmek, müzikleri ruhla dinleyebilmek, yarına hazır olabilmenin gereklerinden. Öyle ya, yarını tüketebilmek için bugünü hazmetmek gerek.

Ahmet Özhan dinlediğimde, uzak ülkelerin meditasyon müziklerini ne kadar geride bırakacağını düşünüyorum. Rahmetli babacığımın arada bir mırıldandığı bu Türk sanat müziği örneklerinde, belki de bu his yer tutuyordu, kimbilir? Sabah evden çıkmadan şarkılar söyleyen bir öğretmen. Sevgiyle öğrencilerine hazırlanan, çevresine gülümseyen, yıllarca bu istekle çalışan bir insan. Öğretmek kolay bir iş değil. Şimdilerin, çocuklara argo kelimelerle hitap eden meslektaşlarıyla pek ilgisi olduğunu sanmıyorum.

Ahmet Özhan - Saymadım Kaç Yıl Oldu

Çarşamba, Aralık 17, 2008

Meleğim le Buluşma.

İnsanlar toplandılar.

Seni sevenler, unutamayanlar, senin güzel insanlığını özleyenler.
Gözler ıslandı, doldu, damlalar uhrevi boşlukta sensizliğimizi haykırdı sessizce. Titredik, yokluğunun acıtan şiddetini yüreklerimizin derinlerinde hissettik.

Bu kez seni onlarla özledim.

Hiç bir toprak parçasının farkı yoktu sen terkettikten sonra. Yine anladım. Bütün coğrafyalarda aynı susuzluk, mavi yeşil gözlerine hasretlik.

Rahat uyu, dualarımız seninle.

Perşembe, Aralık 11, 2008

Meleğim

Bir yıl oldu sensizlik.
Mavi yeşil gözlerinden öpeceğim bu gece.
Ellerinden.
Ayak ucunda bir adım yer ayır.
Toprağını ısıtmak, seninle üşümek istiyorum.

Sadece ikimiz.

Oyun.

Kadın, erkek... Herkes ıssız.

Birileri çocukları bu hastalıktan uzak tutsun bu arada.

Dünyayı da ıssız bırakıp gidene kadar, kendisini kandırmaya devam etsinler.

Çarşamba, Aralık 10, 2008

Düş gibi...

Bir tesadüfse oluşan, yaşamın binlerce çarkının, onlarca dişlisinden birinin; bir başkasına çakıştığı,durduğu andır
ve olasılığının sınırları, dünyayı kaplasa da, imkansızlığına güçsüz dimağlarımız yetersiz kalsa da,
küçümsemek ve yok sayıvermek o kadar kolaydır ki…
Bir hiç gibi, sıradanmış gibi görüvermek ne acıdır…

Cumartesi, Aralık 06, 2008

Küçük bir çocuk gibi...





sakin, huzurlu, sonu aydınlık bir sokakta...

Cuma, Aralık 05, 2008

Sevgisel.

Anlamaya başladığım bir düşünce var. İnsanı gerçekten seven, iki insan olabilir. Anne ve babası. Kendinden gelen bir parça, tensel yakınlığın en üst noktası, duygusal yakınlığın da en üst aşamasını getiriyor sanki.

Bir yabancı, seni sevse de, birikimler ve paylaşımlar, onun sevgisinin sınırını belirleyecektir. Annen gibi sevemez, baban gibi sevemez.

Onların sevgisini ancak hissetmek gerek. Kelimelerle anlatmaya çalışmak zor ve hatta gereksiz bazen. İçinde, yüreğinde yaşadığın bu yoğunluğu, sadece kendin ve o güzel iki insanla paylaşmalısın.

Diğer sevgi gibi sanılan yanılgıları da yazmaya gerek yok. Önemli olan kimsenin yaşamaması...



Elvis Presley_ Are you lonesome tonight.

Cuma, Kasım 28, 2008

Kaçış.

Bu gece sadece şarkılar var.

Tamamlamak için getirdiğim iş bir kenarda dururken. Sabahı bekleyecek.

Ben; bekliyorum.

Duffy_Warwick Avenue

Nicole Atkins_The Way It is.

Perşembe, Kasım 20, 2008

Pekala...

İki gündür süren yağmur, özletmişti güneşi. Sahil bomboştu bugün öğle saatlerinde.
Bekledim. Bekliyorum.
Kumlara çizdim durdum baş harfini. Fotoğrafını çektim çizgilerin ama buraya koymadım.
Bir iki turist yürüdü gitti çıplak ayaklarıyla dalgalara basarak.
Bir başka kıtanın denize bakan kıyısında da, sahilde turistler yürüyordu muhtemelen.
İnsanların güneşi özlemeye devam ettiklerini biliyorum.
Muhtemelen birbirlerini de özlüyorlardı geçmişi olanlar.
Ofise döndüm, çalışmam lazımdı, gece uykum nasıl gelecekti, tatile biraz daha var.
Sonra telefonla konuştum.
Karanlık oldu. Güneş gidince üşüdüm. Ellerim buz gibi.
Unutmadım, direniyorum.
Akşam film izledim.
Uyumam lazım, okunacak kitaplar birikiyor.
Sabırlı olmak ne zor…
Susmak, sessiz kalmak gibi.

Salı, Kasım 18, 2008

Kuzgun.

Hey, adın hayat mı ne?
Ne yapacaksan yap, göster numaranı?
Bak zaten çok sabırsızım bu günlerde,
Üstelik de çok bencilim.
Sürprizin hazır değilse, çek git şimdilik.

Belki ölmeden insan olunur.*

Bazen kendi elleriyle topladığı, bazen de satın aldığı adaçayını özenle demet yapmış ve sıralamıştı satmak için. Sosyetik semtin ara sokaklarına kurulan Pazar pazarına, uzak bir kasabadan geliyordu oysa sabahları millet uyurken. O kadar yaşlıydı ki, “haftaya görüşürüz” dediğimde, sanki onu göremeyecekmişim gibi bir hisse kapıldım kendi kendime. Gözlerim doldu, yürüdüm gittim sonra.




* : Erdem Yener, Belki.

Çarşamba, Kasım 12, 2008

Hayat Alfabesi.

A, B ye yakındır.
B ise C ye daha yakındır.
B, C ye yakın gibi görünse de, aslında çok uzakta olan Z ye daha yakındır.
Diğer harflerin misyonu, alfabeyi tamamlamaktır.

Pazar, Kasım 09, 2008

Şuna atfen...

Sensiz kalmadı bu şehir... Kalamadı.
Hala bu yürektesin.

Cumartesi, Kasım 08, 2008

Anniversary...

3 Sene olmuş tabii... Kimsesiz, bu günlükle, birlikte...
Kutlamalara yer yok elbette bu hayatta. Ama, hadi bu defa kaldır kadehini ey sevgili okur. Ortak ol bu güzelliğe...
coşkulu, sakin, acımasız, kırılgan ve dahi hepsi. tamamen yaşam. ta kendisi.

Las Palavras

Alkol, sınırları kaldırır, olağanmış gibi gösterir mesafeleri...

Ve küstah bir cesarete soyunur beyin.

deep not: bu gerçek be, atmasyon değil.

Fotoğraflar...

Sadece bir anı dondurur ve o an saklanır... oysa hayat, daha canlı ve hissiyatlı sistem çözümlerine muhtaç.

Hadi, bunun programını yaz.

Arabesk.

Kalmadın.
Belki de biliyordun,
Bir kez kalırsan
Sonsuza dek gidemeyeceğini.

Söylemedin.
Seviyorum deseydin
Anlardın o anda,
Senin için ölebileceğimi,

Gelmedin.
Yüzümü görseydin
Hissedip dokunacaktın
Sadece senle ilgili.

Giz.

“Yıldız gibi parlıyorsun.”

dediğinde, içimde sakladığım karanlıkları, kırıkları ve kanları düşünüp, sahte biri mi olduğum çelişkisiyle üzülmem mi yoksa hayat savaşının kaçınılmazı olan pozitif olabilme başarısıyla sevinmem mi gerektiğini düşündüm.

Pazartesi, Kasım 03, 2008

Gidip delirmek için kendimi tutmadım.

Kendimi kontrolum zorlaşıyor.Salakça bir kriz, beklemediğim bir anda üzerime çullanıyor. Kayıp bir geminin olmayan rotasında çarptığı bir fener gibi, ışıklar yanmıyor artık. Çılgına dönüyor zihnimdeki detaylar, ışığı açamıyorum, kendim; ürküten sahnelere gebe. Üşüyorum. Bu ne, bu üstümden düşmeyen ismini bilmediğim ölüm provaları? Nerdeyim? Gitmek istiyorum hiç olmadığı kadar. İnadına zamanla kavgam var ve yoketmek istiyorum zamanı. Yokediyorum çevremdeki sahte yüzleri, siliyorum buğulardan anlamsız bakışlarını. Akamıyorum, kurudum. Dağınığım dörtduvarlarımda. Bana iyi gelen sadece kendimim. Beni bekliyorum. Çabuk dön.

malcolm mclaren - about her

Cuma, Ekim 31, 2008

Haksızlık bu.

Birini arayabilmek, dünyanın en büyük özgürlüklerinden belki de. Herhangi bir saatte, hiçbir engelin, karşında duramadığı bir anda, ona ulaşmak. Ulaşabilme rahatlığı. Sakin, konuşmak zorunda olmadan, fincanda yarıya gelen ve tam içebilme ılıklığına gelmiş kahveden bir yudum alırken duyduğum rahatlık gibi. Ya da ılık rüzgarın, açık pencereden odaya girerken, bahçedeki yaseminlerin kokusunu da beraberinde getirdiği anda hissettiğim huzurvari bir tat gibi.

Konu şu ki, artık kimse kimseye mecbur değil ve ihtiyaç duymamaya da başladık. Böyle bir durumda oldu da birini aramaya teşebbüs ettiğinde, sağlanması gereken pek çok kriter gündeme geliyor. Cevaplar “evet, sanırım, olabilir, aynen” şeklinde geliyorsa, her şey yolunda demektir.

Diğer taraftan düşündüğünde, cevapların hepsi birer paranoya olabilir, kendi kuruntuların da olabilir. Zihnimizde pek çok olayı yaşama becerimiz var olduğu gibi, hissettiklerimiz de yok olabiliyor.

Kimseyi aramak özgürlüğüne sahip değiliz. Beklentilerimiz olmamalı. Hayat artık çok temel ve rasyonel. Detaya inenler biraz yorulacaklar, irdeledikçe yıpranacaklar, sonu gelmez dehlizlerin içinde soru işaretleri peşinde koşacaklar. Seçim kendilerine ait elbette.

Bu dolaylarda, söz konusu tespitlerde bulunan zihinler mevcut olduğu gibi, başkalarının hayatına olduğu gibi girivermeye çalışan, mesafeleri yok eden, sınırları bata çıka geçen, arsızlığa, yüzsüzlüğe işi vardıran, kontrolsüz, düşüncesiz bir güruh da kendini gündeme getiriyor ürküterek. Güven hissi, vukuu bulduğunda, kristal fanuslara konacak raddeye geldi. Gün geçtikçe incelikler, nezaketler, bir bayram sabahındaki Türk kahvesinin yanındaki lokumun tadı, komşuya geçiliveren sabah sohbetleri, saygının ve içtenliğin hüküm sürdüğü ikili yakınlıklar ve güzelliklerin haklı olarak zamana yayılması. Anlam bulan ve paylaşılan her olayda, yaşamdan alınan tat, ruha yansıyan memnuniyet. Düşünmeye ve hissetmeye zaman ayırmaya zaman kalmadı. Hepsi de kayboldu, rastlamak imkansıza yakın.

Sakın, kimse kimsenin çizgisine yaklaşmasın, yaşı küçük diye, cinsiyeti kadın diye, yaklaşmaya hakkınız yok. Ha, kötü niyetlilerin engel tanımadığını, cinsiyet ayrımı da yapmadıklarını biliyoruz. Nasıl yetiştikleri, ne istedikleri, muallakta. Nefes aldıkları havaya yazık. Yedikleri ekmeğe ihanet etmek, ruhlarına işlemiş.

Artık cezamızı bekleyebiliriz. Güzellikleri tükettik. Umutlar yokolalı epey oluyor.




(Nerdeyim ben? ) (beni arasan...)

Çarşamba, Ekim 29, 2008

Bu yokluğa erişim, mahkeme kararı olmaksızın engellenmiştir.

Sensiz kalacak...

s'onsuz albümünden bir badem şarkısı.

biliyorum bir gün bir gemi gelecek
bu sensiz limana ama o gelene dek

sensiz kalacak bu şehir
sensiz kalacak bu liman
sensiz batacak bu güneş

biliyorum bir gün bir gemi gelecek
bu yalnız limana ama o gelene dek
...

ta ki o gelene kadar
gökten yıldız toplayacağım
senin o salkım salkım saçlarına
işıl ışıl bir taç yapmak için

...

Salı, Ekim 28, 2008

Biraz Gergin misiniz?

video

Yok.

Bu kelimeler, sensizler.
Kelimelerimsiz, ben değildim.
Sesimi duyuyor musun?
Ben aslında senleyim.

ses.

Hayat; bloglama...
Blogumu yasaklama.

Salı, Ekim 21, 2008

Diğerlerinden...

Kadın - Şöyle birkaç günlüğüne bir yerlere gitsek?
Erkek - Balkona çık.

_._


Erkek – Aileme zaman ayırsam, işimi kaybedeceğim, işime zaman ayırsam, ailemi kaybedeceğim. Ne yapacağımı şaşırdım.

Kadın – Kadınların durumunu da anlarsın o zaman. Sevişirsek kaltak oluruz, sevişmezsek aptal. Ne yapalım, koklatalım mı yani?

_._


Arkadaş – Hayat 3, 5 la 4,5 arasında yaşanır. Ya üç buçuk atarsın, ya dört dörtlük yaşarsın.

_._


Dost – Ölmek, sevdiklerini görmemekmiş.

Pazar, Ekim 19, 2008

Buydu Değil mi? İşte oldu.

Konuşmayın lan benle
Uyuzun tekiyim.
Soğuk, ruhsuz, kendini beğenmiş.
Size yakın olamam
Aynanız değilim,
İçimde tuttuklarım, dolu sayfalarım var
Yaklaşmayın,
Yalan söyleyemem,
Size fazla gerçek gelirim
Sahte olamam, kendimim.
Sevmeyin,
Çok sever, sizi yorabilirim.
Uzak durun,
Vururum.

Perşembe, Ekim 02, 2008

En Uzağından Unutuşun.



Kitap, ilk sayfasında yazdığı üzere 10.08.2007 tarihinde, Afyon Kütahya karayolu üzerinde bir dinlenme tesisinden alındı. Okumaya epey zaman önce başlandı. Nihayet bitti ve kitaplıktaki yerine kaldırılacak bugün.

Sakin, kendi atmosferine usul usul çeken bir kitaptı bu. İsmiyle zaten kendini belli etmişti. En uzağından unutuşun... ne etkileyici bir çeviri. Unutuş. sık sık yazılarımda geçen bir kelimeydi bu. Patrick Modiano, ele geçiriyor dingin, kıpırtısız, sorusuz, bazen üşüdüğüm bazen de üzüldüğüm kelimeleriyle.

Artık eskisi gibi okuyamıyorum. Başucumda duran iki kitap yarım olarak duruyor, ayrıca arkalarında güzel yazılar olan 2008 yılı takviminden geçmiş günleri toplu olarak kopardığım yapraklar da, onlar da duruyor öylece. Yakında yeniden eski hızımı kazanmayı umut ediyorum. Unutmayı da. Beni unutan ama benim unutmadığım insanları unutmayı umut etmiyorum.

Salı, Eylül 30, 2008

Anneciğim.

Neden yanımda değilsin?
Neden orada değilim?
Sadece ruyalarımdasın neden?

Neden sorularım ve ben yanlızız?
Sesim oralara ulaşmıyor neden...

Pazartesi, Eylül 29, 2008












Kadınlar, kendilerini deli gibi seven erkekler isterler yanlarında. Bu arzu gerçekleştiğinde sanki bunun anlamı yokmuş, başka bir sevgi ihtiyacı içindelermiş gibi başka erkeklere odaklanır, hatta en uzaktaki başka bir erkeğe ilgi duymaya başlarlar. Bu doğru da olabilir, yanlış da.


Painted Veil, güzel, lezzetli bir film. Hoş tadlar bırakıyor zihinde. İzlemek gerek.


Kimse, hiç kimse için birşey yapmıyor artık bugünlerde. Yapan birini gördüğünde de uyarıyor, "sakın böyle yapma" İyi niyetli olmak, kötü niyetle algılanıyor. Yaşasın art niyetlilik, içe dönüklük, ileri hesapçılık, hatta menfaatçi komploculuk ve diğerleri.

Bence ılık havaların tadını çıkarmalı. Bir de özel çikolatalar yemeli.

Pazar, Eylül 28, 2008

O ses.

Kulağımdaki müziği uzaklaştırıyorum. O anda duyduklarım hoşuma gitmiyor. Sessizlikle uğultu arası bir boşluk, yer yer karmaşa. Dünyaya bir ses bulmalı.

Pazartesi, Eylül 22, 2008

Quatre étoiles...










Sıradan bile değildi bu film.
Yer yer saçma.
Kızın elbiselerine bayıldım, stilettolarla uymuş.
Erkek ise tam anlamıyla uyuzdu. Hele, diğer erkeğe, -eski f1 pilotuna- sadece bir şöför olduğunu haykırması, günün esprisiydi.

hiç.

Suni gündem çizintileri,
soğuk duvarlarda.
hala düşünebiliyorum kahretsin.

Pazartesi, Eylül 15, 2008

Görmeyi bilene mesajlar.

Hayatın, kendince sürprizler yapmasına inanamıyorum. Beklemediğimiz bir anda gelen güzellikler, şaşırtan tesadüfler, detaylardaki mesajlar, dünya görevimizi çekilir kılıyor.
umut hala yok belki ama minik çrpınışlar varolmaya devam edecekler...

Not: bu "çekilir, çekilmez" kelimelerinin, gülse birsel in esprisi ile yakından uzaktan ilgisi yoktur. İlgi duyanlar, ilgili yaka ya gidebilirler. Tüh, bu da reklam oldu. Hayat, bu sürprizi de yaptı bana. ne bu, döngü döngü üstüne...

Salı, Eylül 09, 2008

...

Burdan da duymak ister misin?

Seni çok özledim.

Pazar, Eylül 07, 2008

Ortağımdın.

Doğumumu yaşayan, paylaşan tek insan annemdi. Onunla doğdum, onun sayesinde bugündeyim. O artık yaşamımı da paylaşmıyor. Doğumun anlamı kalmadı böylece. Bu yüzden ölümüm, bir gün anlam ifade etmeyecek. Ben ölürken, annemin yanımda olmasını istemezdim, onun üzülmesine dayanamazdım elbette, kendi ölümümle onu üzmenin yanında, ölüm; anlamsızlaşırdı. Tesellim bu sadece bu gece için. Doğumumla ölümüm arasında bir yerde işte bu gün de…

İlhan İrem, Anlasana


Ayrılıkların da sonu var, bir gün çıkıp geleceksin
İçimde bir ümit var, yeniden seveceksin


Sensizliğin acısını, sen nereden bileceksin
Sen hiç sensiz kalmadın ki, mevsimleri saymadın ki

Çarşamba, Eylül 03, 2008

9 ay artı bir hafta

Yazın Eylül kelimelerinizi, methiyeleri dizin.
Geçen sene olduğu gibi bu yıl da yokum aranızda.
Güzellemelerinizin ruzgarında bu günlerin geçtiğini anlamazsınız.
Sevinmeye mazeret yok depoda.
Bitmiş, bitti...
Tam tersi olursa haber vericem.

Pazartesi, Ağustos 25, 2008

Tchibo...



17 sene öncemin kahvesi...
Kendimi rahat hissettiğim nadir yerlerden biri.

Tchibo, tchiboo....

Tahammülsüz.

Ağlayan çocuk sesine, yapış yapış ellere, hayırdır sorusuna, ulaşmak istediğim insana ulaşamadığımda, küfürlü konuşmalara, artan iş kazalarına, seviyeyi ayarlayamayan insanlara, soğuk çaya, sıcakla başabaş giden neme, uyumaya vakit olduğunda gelmeyen uykuya, gereksiz naylon poşet kullanımına, menfaatkar davranmayı matah sanan insanlara, pozitif yaklaştıkça kötüleşen işlere, iyi niyet ve cömertlik görünce yadırgayan insanlara, mecburen girdiğim bakkalda sigara dumanıyla içeriyi girilmez hale getiren görevliye dayanamıyorum.

Perşembe, Ağustos 21, 2008

döngü.

düş...
kalk...
düş.
gerçek.
düş.
kalk.
düşün.
yokol.

Perşembe, Ağustos 14, 2008

His bu sadece.

Bir çocuğum olsun, sarı saçları, mavi yeşil gözleri ile aynı anneme benzesin istedim bugün şiddetle. Onu dünyaya getirdiğimde ölesiye ağlamak ve onu yüreğime sıkıca bastırmak istedim coşkuyla. İçimde saklı duran sevgimi ona vermek geçti aklımdan.

Çarşamba, Ağustos 13, 2008

Önsezi.



Sanırım bu dünyada aşk bitti. 2008 itibariyle.

Film:
MY LIFE WITHOUT ME | BENSİZ HAYATIM

Garanti...

Kaşlarımın ortasında iki çizgi var. Onları ilk ne zaman farkettiğimi hatırlamıyorum, ne zaman belirdiklerini de. Çok yorgun ve uykusuz olduğumda daha belirginleşiyorlar. Beni gergin ve sinirli gösteriyorlar sanki. Varlıklarından rahatsız değilim elbette ancak bazen dikkatimi çekiyorlar ve hatırlıyorum onları. Bir başkasının yüzünde böyle bir çizgi yoksa şayet. Aslında hiç bir kötü niyetleri de olmayabilir, sadece güneşten rahatsız olduğumda yüzüm, kasılma hareketiyle, o çizgilere sahip olmuştur. Evet hep güneşten rahatsız olurum. Çizgilerim beni güneşten koruyor da olabilir. Onlardan bir süreliğine kurtuldum bir ara. Botoks tümöre yolaçabilirmiş. İçimde sağlam hücrelerimi yiyen zararlı hücreler oluşmayacak böylece artık. Ne teselli ama ! Çizgilerim var ama zararlı hücreler yok. Zira bu hücreler bütün vucuda yayıldığında artık ölünüyor. Şu sıralar ölmek pek de iyi olmazdı, tam da yeşil çaya yaseminli versiyonu sayesinde alışmışken.

Pazar, Ağustos 03, 2008

Saygı

Bu ülkede, Antalya daki yangını duyunca:

-Iyyy ne iğrenç kokuyordur şimdi oralar.

diyen insanlar yaşıyor.

?!

Fikirlere saygı duymak lazım. Mı ?
Hep birlikte yaşamayı öğreniyoruz. Bombayla, yangınla...

Cuma, Temmuz 25, 2008

Onlar(ım) ve Zaman

Bugün, sevgili babamı kaybettiğimin 9. yılı bitti. Babamsız 9 yıl, çok uzun zaman Yarabbi.

Gün içinde ofisten beni aramıştı, güle oynaya neşe içinde sohbet edip kapamıştık telefonu.
Gece oldu, hala çalışmaya devam etmiştim, ertesi günden 2 saat almıştı ki, işim bitip de odaya uyumak üzere nihayet atmıştım kendimi. 03:00 de çalmıştı yatağın yanındaki telefon ve karşımda kardeşim… Sonrası apar topar kilometreleri aşıp, babamı son bir kez görmek… Sabun kokulu o yüze son dokunuş.

Şimdi düşündüğümde farkına varıyorum. Babamın haberini aldığımda yalnızdım. Annem ise zaten beni evin içinde yalnız bırakıp gitmişti. Nasıl bir tesadüftü bu ve bu acı haberlerle insan nasıl gecelere ulaşır ve nasıl sabahlara uyanırdı?
Sabır.

Onlardan geride kalanlar, hala bana ışık tutmaya devam ediyor, beni koruyor. Onlardan bir iz, bir his olmadan bir anım geçmiyor. Eski günler flu olsa da bazıları hala canlı.
Bir endişem var.
Onlara dair anıları kaybetmek, unutmak.
Bir duam var.
Allahım; aradan bu kadar uzun zaman geçmesin.
Dualarımı kabul et ve onlara ulaştır, onlara kavuştur, günahlarını affet, onları gül bahçelerinde dolaştır.

Salı, Temmuz 22, 2008

Kenetli.

Hayaletlerini azalttım dünyamın.
Senin yokluğunla doldurdum açılan yeri.
Gelenler, boşluğa düşüp eridiler.
Ölü çığlıklarına;
Aç kahkahalarım karıştı.

Kendim; kalabalığım.
İçime aldım bataklık kokusunu.
Yanık ellerim, boynumda kenetli.
Sıkınca;
Sen yaşamaya başlayacaksın.

Test

Sütü soğuk içmeyi denedim.
Oldu.
Sabah erken kalkmak istedim
Uyandım.
Seni özlememeyi diliyordum;
Kendimden gidiyorum sandım.

Pazar, Temmuz 20, 2008

Çelişki

Sen çok uzaktasın ya;
Bu yüzden sana yazmak güçlü bir mazeretim gibi.
Ya da sıradan bir döngünün ilk sancısı.
Bilinmeyenin hüzünlü çekiciliği.
İçimde bir ümit olarak kal.
Aslında çok net olarak dön.

Salı, Temmuz 08, 2008

Telaffuz.

Adın, zamansız dile getiriliyorsa,
değerini bilmeden anıyorlarsa seni,
Ey aşk;
Senin için üzülünecek zamanlara gelmişiz demektir.
Ki senin telaffuzun bile, ne odlara gelmiş virane kalblerin titreyişine sebep olurdu...

Pazartesi, Temmuz 07, 2008

Yüzeysel Zamanlar.

Serin bir ağaç dibinde çiziktirilen birkaç kelimeden huzurlu bir iç hesaplaşması yaşayabilen insanların yaşadığı şehirden geliyor olmak bile, bazen bu boğucu sıcaklı şehre dayanmaya yetmiyor gibi. Hoş, şimdi evler veya kapalı alanlar, zengin Arap ülkelerindeki başkentlerin petrol mevcudiyetinden mütevellit lüks yaşam alanları gibi iklimlendirilmiş durumda iken, aşırı güneş kimsenin umurunda değil.

Tüketim toplumu oluşumuzun bilmem kaçıncı senesindeyiz ancak hala tüketecek bir şeyler bulabiliyoruz, pes doğrusu. Hızlıca alınan gıdalar, apar topar giyilen çıkarılan kıyafetler, başladığı bittiği belli olmayan ilişkiler. Kimin ne istediği belli değil, önyargı bile yok, değer verme ironisine kapılan da. Filmin bitmesine bile dayanamayan sabırsız zihin heyulaları. Eskiden heyecan, umut, beklenti diye bir takım soyut besinler vardı. Bir de şeker kız Candy. O biteli çok oldu, anime mangalarda ne dünyalar, yeraltına indirilip yenileri yazılıyor, gir bak istersen.

Yeni bir şehre gelmişim, etraf kalabalık, maksimum cool görünüyorum, yüzümdeki koyu renk camlarla, çevremle ilintimi kestiğimi düşünüyorum. Biri gelse kulağımdaki kabloyu çıkartmadan inanamazdı dinlediğim müziğe. Sanki Jamie Lidell veya Bon Iver tadı var, ancak Hozan Beşir yankılıyorum içime. Bir insan bu kadar mı tad alır on saat otobüs yolculuğundan, zamana duyarsızlık ve uzaklaşmaya özlem buna yol açabiliyormuş demek ki. Kendinden sıkılmayan ve gizli komplekslerin gölgesinde, atmosfere ego pompalamayan ne kadar şahsiyet kaldı acaba.

Aslında rüzgarı yüzümde hissetme isteğime şu günlerde cevap verecek en iyi yol motor tutkum olur gibi geliyorken, bir kurs neticesinde sahip olacağım belge ile yollara dökülmek istiyorum, ne tesadüf ki o gecenin sabahında mailimde en iyi motorları nasıl alabileceğime dair bir mail alıyorum sabahın seherinde. Bunun dışında, beni endişelendiren, 48 kiloda birinin, ağırlığının iki katı cihazı zaptedebilme kudreti.

Rüzgar esmeye başladı, pencerenin önünden insanlar geçiyor. Sokağa çıkma ve hızlı bir yürüyüşle günü tüketmeye geçme zamanı. Zira biz de tükenip gideceğiz bu farkındalığın umarsız gidişatıyla ve çaresiz boyun eğişiyle.



Bir film; Storytelling.

Perşembe, Haziran 19, 2008

Ulaşmak...


Teneke kovaya dolan suyun şırıltısından başka ne duyduğum bir ses vardı o anda ne de dinlediğim. Dünya işleri içeriğinde yer alan para, kariyer, açlık, sevgi, yalnızlık vs bir çok hissiyat bir kenara çekildiler. Hiç bir şey düşünemiyordum, kilitlenmiştim akan suya bakıp. Kabristan da annemin mezarının başındaki selvi ağacını sulayacaktım. Kulaklarım uğuldamaya başladı, etraf alabildiğine sessizdi aksine. Kovayı alıp, bir gayretle anneme doğru ilerliyordum, uzaktan selvinin sararıp sararmadığını kontrol etmek istedim, mezardan gözlerimi kaçırırcasına. Yaklaştıkça selviyle ilgili bir sorun olmadığını, alt dallarda bir kaçının uç kısımlarının sarardığını fark ettim. Kovayı kenara koyduktan sonra, gökyüzü karardı ve annemin sol ayak ucuna doğru çömeldim ve bıraktım kendimi. Ona ulaşabileceğimi sanarak eğildim, toprağa iyice yaklaştım, usulca koyuverdim gözyaşlarımı. Sabahın erken saatlerinden beri akrabaların yanında kendimi zor tutup, çılgınca ve büyük bir istekle bu anı bekliyordum aslında. Onca kilometreyi aşmam bu sebeptendi. Kimsenin artık oturmadığı o güzel evimizde anneme yakın olabileceğimi sanma yanılgısıyla, evden de umutsuz yılgın bitkin ayrılmıştım. İşte yanındaydım artık, toprağa en yakın andaydım.



Küçük bir kız çocuğu olup, yanına gelmiştim her defasında. Sabahın erken saatlerinde serin olurdu memleketim ve evimizin önünde durup annemin pencerede beni beklediğini gördüğüm o anda, aynı anda dünyalar bir tarafa itilirdi. Kapı açılır, gülen bir yüz, ışıl ışıl mavi yeşil arası gözler ve sonsuza dek sarılmaya hazır kollar. Mutluluğun ve huzurun anlamına kavuştuğu anlardı onlar. Yıllarca devam etti böylece her defasında artarak.



Bahçe kapısından girdiğim anda ağaçların arasını otların kapladığını, güllerin ve zambakların kurumaya yüz tutmuş yabani otların arasında kaybolduğunu görmek, gerçeği apaçık ortaya seriyordu. Her zaman tertemiz olan ve akşamüstlerinin tarifsiz lezzette çaylarını içtiğimiz kanepenin bulunduğu beton zeminde, kurumuş yapraklar, toprak kalıntıları birikmiş ve iz yapmıştı koyu renklerde.

Duvarlarda bir rutubet, bir yalnızlık ve bir boşluk. Öğle sıcağı, hissettirmeye başlamıştı kendini bizim oralarda.

Cumartesi, Mayıs 24, 2008

Derinde.

Hasretim; yokluğun dayanılmaz…
Gülen gökyüzü gözlerin, gözyaşlarıma köprü şimdilerde,
Acından uzak olmam imkansız,
Acınla nefes almam anlamsız,
Yolu göster,
Duyur,
Kanıyorum, elini uzat,
Eriyor içim, nefesini ver,
Yanında yer ayır,
Kaybolayım derinlerinde.

Cuma, Mayıs 09, 2008

Nilgün Marmara Anısına...

CANIM SIKINTI SINIRI

Aydınlıkta köhneliği belirginleşen ve kentte ve konutta hiçbir şey neyse ben oyum. Öylesine
bağsız ve yeğniyim ki bu hafifliğin şiddetinin bedelini bir gün öderim diye düşünüyorum.
Sanki varoluş beni cezalandırmak ister gibi; yoğunluğundan bana düşen payını benden geri
alarak bu yoğunluğa, olur olmadık herkese ve her şeye fazlasıyla katlayarak sunuyor.
Ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunlara mal ettirici biricik güç, inancım
yok. Hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben yalnızca buna inanabilirim, ben. Yere göğe
zamana denize kayalara ve kuşlara da dokunan aynı tanrı değil mi? Bu kutla tanrının
yönetkenliğinde, olmayan ellerimle bir yok-tanrı'yı tutuyor ve ölçüyorum yokluğun ağırlığını.
Kefe'lerinden birine onun oylumu pekâlâ sığıyor, diğerine duygular, duyumlar ve düşünceler
yığılıyor, işte yetkin eşitlik...her gün her gece bu eşitliğin bilgisiyle geçiyor. Bir eskiciden
satın alınmış bu teraziyi birgün başka bir eskiciye vereceğim, o gün, tozanlarım her bir yana
dağılıp toprağın suyun ölümsüzlüğüne eklemlenecekler ve ben özgürleşeceğim.

Nilgün MARMARA


Bir de film... Winter Guest.





Çarşamba, Mayıs 07, 2008

Kadınlar...


Hastaydım, hala da tam iyileşmiş diilim. Hayat devam ediyor, yaşamak bir yana, uzaktan seyredemiyorum bile. İşler üst üste yığıldı. Çok gerçekçi, bırakıyorum bunları yazmayı.

Ters meditasyon un mim ine cevap yazamadım, tarihine de çekine çekine baktım. Kadınlardan bahsetmek gerekiyordu. Ki benim sayfalarımda kadınlar, konu yoğunluğunu teşkil ediyor büyük çoğunlukla zaten. En başta yazacağım isim tabii ki o olacaktı. İlk gençlik yıllarımda kadın dergileri yeni yaygınlaşmaya başlamıştı ve ilk aldığım dergide bahsedilen ünlü kadın yazar Virginia Woolf, bazı düşüncelerimin temellerini atmamda önemli yer teşkil eden kadındı.

Devamında birkaç isim daha sayabilirim. Jeanne d ‘arc, Sylvia Plath, Halide Edip Adıvar, Oleta Adams...

Daha dün bir erkek, "kadınları seviyorum" dedi. Bütün erkekler bile sevse bütün kadınları, hala eksik olan birşeyler olacak.

Kadınları isterseniz sevmeyin, ya da az sevin, ama onları ellerinizle ve sözlerinizle üzmeyin.

Pazar, Nisan 20, 2008

Kafka.


Uzun zaman oldu. Yazmayalı değil. Bir başkasından ödünç kitap almayalı. Kitaplarımı kendim alırım okurum ve saklarım. Zaten çok yakın birinden olmadıktan sonra ödünç almam , o kendiliğinden ödünç geldi. Neyse.

Laf peşrevi geldi, Kafka nın kitaplarından birini bir iş arkadaşım getiriverdi ertesi günü, aramış, “ bir savaşın tasviri” ni bulabilmiş evde. Ben “kayıp” olsun demiştim güya hakkında özellikle araştırmış gibi. Oysa sadece o anda ismini beğenmiştim. Soran da olmadı bunu zaten. Her neyse.

Kitaba aç kurt gibi saldırdım elime değdi andan itibaren. Kafka ilgisi yeniden gündeme geldi son birkaç aydır. “Dönüşüm” ü okudum ve çok etkileyici bulmuştum. Aslında uygun kelimeyi şu anda bulamadım, düşünmem lazım. Bu da neyse.

Hafif bir yıpranmışlık var kitapta dışardan bakıldığında fark edilen. Ama çok düzgün kullanılmış. Sadece yılların getirdiği sararma, kıyılarında bir pamuklanma var.İlk sayfaları merak ve bir dinginlik içinde çevirdim. Basım yılına bakmak istedim, 1993 idi. Devam ettim. Aldığı yılı ve şehri yazmış mı diye bakacakken, kendi adını yazmış olduğunu gördüm. Hem de kurşun kalemle. Bunu alışkanlık yaptığını düşündüm. Üniversite Kitabevi kaşesini basmış sağ alt köşeye. Telefon numarası var ve Erzurum yazıyor. Aramak mümkün. Başka bir bilgi arasaydım, kesin olmazdı üzerinde. İlk on sayfayı hızlıca okuyuverdim yol boyunca. Sonra diğer sayfaları sonuna doğru yelpaze gibi geçiverdim.sanki içinde bir hatıra aradım. Bu belki de özel bir şey olurdu ve zaten bana getirmeden önce onu içinden almış olması muhtemeldi. Ben olsam yapar mıyım, sanırım ben de bırakmadan verirdim gibi geldi. Sayfaları havalandırırken sevdiğim o eski kitap kokusu geldi burnuma. Evde babamın 1950 lerde aldığı kitapları aklıma geldi. Ara sıra içlerinde okuyacak bir kitap aradığım çocukluk günlerimi hatırladım. Kardeşlerimle o kitapları paylaşamaz, dokunmaya kıyamaz, okurken de titiz bir şekilde çabucak bitirir yerine koyardık. Oysa neyse.

Kitaba devam ediyorum. Kafka nın o samimi yalın çocuksu üslubu alıp götürüyor insanı. İşgünü sonrasında yorgun olsam da pek çok insan ve detay arasında mücadele ettikten sonra bu kitaba ayırabilecek enerji bulabiliyorum. Bir arkadaşımla konuşmuştuk, bazen kitap okumak için de dinlenmek gerekiyor, kafan boş olması gerekiyor vs. Boş ver neyse.

Başucumda üç kitap daha var, ne zaman bitecek bilmiyorum, onları geç, bu kitabı hemen okuyup vermem lazım, çünkü ödünç kitabın durmasına dayanamam, bu itici güçle çabucak bitiririm dilerim, evet, bitirmeliyim, çabuk getir demedi tabii, olabilir ama, neyse.

Şimdi portakal ağaçlarının çiçek açma mevsimi, etrafa mis gibi yayılmış kokuları. Birini koparıp kitabın arasına koysam, kurutsam mı acaba? Hadi neyse.



Feridun Düzağaç : beni bırakma, 2008.

Salı, Şubat 19, 2008

Tanım

Çakıl taşları arasında saklı aşk.
Dalgayı bekliyor uyanmak için
Sen; ara, dök, binlercesini karıştır ellerinde
Yetmez ki…
Aşk,
Dokunduğunda kaybolan bir deniz kızı…


Nil : Babama n'olmuş.

Nota

Sinir uçlarımda özleminin ağırlığı…
Agresif yolculuklarda çıldırtan kış hüznü.
Kendimsiz, sensiz,
Bol sıfatlı serzenişler depreşir.
Yok oluşlara karışmak kifayetsiz.

Ardımda güneş yanığı sabahların kaldı.
Mavi yeşil gözlerin, kuytularda endişem
Kırılır dallarımda sahte sürgünlerim
Aynı coşkuda acın, isyanım.
Nota bu, çalabilirsem.

Salı, Şubat 12, 2008

Saklı

Karanlık dersin ya, kopkoyudur…
Oysa bütün düşüncelerin soyunduğu andır.
Uçuşur hiçliğin korkuları,
Dallarda özlem hışırtıları, fırtınaya öykünür
Uyku, zavallı bir kurtuluş tenlere.
Ve yahut yanılsanmış bir ölüm nöbeti.
Merhamet dilenir ruhum varlığına,
Yaklaşmak için bir lahza, bir nebze daha.

Çarşamba, Şubat 06, 2008

Hable Con Ella


Aylardan sonra, istemeyerek, biraz isteyerek izlediğim ilk film, neden, dokunaklı ve kırılgan bir yapıya sahip olan kadın ruhunu ön plana çıkarmak zorunda? Bunu görmezden gelmeye ve bildiği halde bilmemeyi tercih eden erkek dünyanın, bu ruhu, umurunda bile olmadığını biliyor pek çok kadın. Kendi çemberlerinde, mecbur oldukları acıları çekmeye ve mücadele etmeye çalışan kadınların sessiz çığlıklarını, soğuk duvarlar engelliyor, gökyüzünde yokolup gidiyorlar.
Filme gelince, umudun hep varolduğunu, bildik konularla, sıradışı bir kurguyu birleştirerek anlatmaya çalışmış yönetmen. Pek çok sonuç var çıkarılabilecek, hangisini yakın hissederse insan kendine. Aşk filmlerde ve kitaplarda çizilebilen bir resim gibi, televizyonu ve sayfayı kapattığımız anda, kendi gerçek ve aslında sahte dünyalarımıza dönüveriyoruz. Onları da yazan insan zihni olmasına rağmen, günlük hayata taşımak da ruya demek ki... Ne ironi.
Hakikat bu ki, yaşamakla mükellef olduğumuz bu dünya günlerinde, yaşanılanların ve yaşanacakların bir yanılsamadan ibaret olduğu, ancak kalbimizdeki gerçek inancın kalıcı olduğunu anlamak zor değil.

Cumartesi, Şubat 02, 2008

İsimsiz

Aşık olurdu içimin nergisleri
Kokumda seni uçururdu nefesim
Her canlanışında sorgusuz bir teslimiyet
Yokoluşların ölümün en siyah provası
Yanyana harflerimiz, kutup yıldızı uzaklığında
Avuçlarımda mavi kan damlaları
Bilsen,
Aşk, ikimizsiz parlıyor...

İthafım

Senin hüznünün esiriydi hücrelerim
Sense bir hücrenin peşinde esir
İkimiz de yokolduk soğuk duvarlarda
İkimiz de dünyanın külkedisi
Göç var kalblerin en derinine
Can yok gök rengi gözlerinde.

Çarşamba, Ocak 30, 2008

Durum.

Birtakım insanların, garip, izahı olmayan, nezaketsiz davranışları yüzünden, tüm insanlara küsmek, yürümekten vazgeçmek olur mu?
Olmamalı...
Hala umut var gelecekten..
Bu bir avuntu da olabilir diğer taraftan.
Aslında umurumda da değil...

Gel gör ki, merhamet ve hoşgörü kalbde yer etmiş, karşı koymak imkansız...

"Kargalar konuşmaya başlayınca, bülbüller susar." Mevlana